fethiye

fethiye Arti: 2 Eksi: 0

  1. -- a --
    abuu: çok, aşırılığı ifade etmek için ünlem sözü.
    aba: çeket, abla, yağmurdan korunmak için koyun giysisi.
    aboo: hayret etmek, şaşırmak.
    ağınt: dikkatli olmak.
    ala: alacalı.
    ayazlık: evlerin bir köşesine inşa edilen soğuk yer.
    asar: kale, hisar.
    arğıç: göçte erzak ve yiyecek taşımak.
    abanmak: yüklenmek.
    anız: biçilen buğdayın tarlada kalan köklü sapı.
    alavırt: su kabağından yapılan su kabı.
    anay: evin salonu.
    ambar: ağaçtan yapılan buğday gibi kuru bakliyat konulan yer.
    alacık: çobanların evleri.
    an: tarla sınırı.
    alabacak: laf taşıyan, dedikoducu.
    alan: uzak, arazi.
    halata: alışmış.
    aran: süt mamülü yiyecekler.
    ağarantı: süt mamülleri.
    apışmak: ayakları açmak.
    ağdırmak:yukarı sürmek.
    abcallamak: üstünden atlamak.

    -- b --

    boba: baba
    bağlama: üç telli sazdan küçükçalgı.
    bozçalamak: hafif karıştırılarak az pişirmek.
    böyün: bugün.
    beşik: ağaçtan yapılan bebek yatağı.
    bılla: kocanın kız kardeşi.
    bizimoğlan: küçük erkek kardeş.
    bostan: sebze.
    barabar: beraber.
    beri: yakın.
    babıç: ayakkabı.
    borda: burada.
    birisi: bir şahıs,bir kişi
    börülce: fasulye.
    bakara: herhalde, gibi.
    boyunduruk: çift süren öküzlerin sabanı çekmesi için boyunlarına takılan ağaçtan aygıt.
    baça: bahçe.
    basma: kumaş çeşidi.
    biseel: biraz.
    boduç: topraktan yapılan küçüksu kabı.
    bisi: kedi.
    böğelek: hayvanları sokan sinekten büyük böcek.
    baldır: bacağın dizden yukarı bölümü.
    bülük: küçük erkek çoçuğun erkeklik organı.
    bızalamak: sığırın doğurması.
    bağırmak: yüksek sesle seslenmek.
    bide: bir defa daha anlamında.
    biyol: bir defa.
    böğülmek: yüzü koyun eğilmek, yatmak.
    bıdırsadır: alçak sesle karşılıklı konuşmak.
    bekitmek: 1. yüklemek,
    2. yavaş ve etkili bir şekilde vurmak, bastırmak.
    banmak: tadına bakmak.
    bulamak: karıştırmak.
    bıdırış: sessiz olmak.
    bıdıramak: konuşmak.
    beceviş: değiştirmek, aynı değerde eşya değişimi.
    -- c --
    cıngırak: yere çakılan kazık üzerine yerleştirilen uzun ağaç. iki tarafına binilerek döndürülür.
    cura: telli sazın küçüğü şeklinde çalgı aleti.
    cibi: tavuk ya da kuş yavrusu.
    celep: hayvan tüccarı.
    cereme: zarar etme, fazladan masraf etme, zarar ziyan
    cırlak: boşyere gereksiz konuşmak.
    cozutmak: saçmalamak, bunamak, mantıksız işler yapmak.
    cıbıldak: soyunuk şekilde.
    cıngar çıkarmak: olay, yada kavga çıkarmak.
    cüdde: vucüt.
    caillik: cahillik.
    cuvap: cevap.
    -- ç --
    çörten boğazı: çörtenlilerin boğaz havası.
    çökelek: peynir çeşiti, "deri peyniri".
    çilte: oturmak için yapılan küçük yer döşeği.
    çakı: küçük bıçak.
    çatma: harman zamanı.
    çomak: bir metreden kısa ince uzun odun.
    çıkı: 1. ağızı lastikli bez torba 2. ekmek sarılan bez parçası.
    çeç: dövülen fakat ayıklanmamış buğday harmanı.
    çarık: hayvan derisi ve lastikten yapılan ayakkabı.
    çapıttan: eski bez parçalarından dokunan yazgı.
    çulhalık: çul dokunan taraklı tezgah.
    çul: keçi kılından dokunan yazgı.
    çaal: çakıl.
    çatmak: 1. birleştirmek.
    2. kavga etmek için sataşmak.
    çepgen: mintan içine giyilen giysi.
    çınga: çinko.
    çuhadirlik: dize kadar olan, pantalon şeklinde giysi.
    çaşır: siyah koyun yününden yapılan pantalona benzeyen giysi.
    çorap takka: örgü iple yapılan şapka.
    çücük: buğday tohumunun fisillemesi.
    çiltim: üzüm salkımının parçası.
    çan: metalden yapılan ve hayvanların boynuna takılan ses çıkaran alet.
    çiğin: omuz.
    çer: ticaretin takası, trampa.
    çilbir: hayvanın başına takılan yuların ipi.
    çermenmek: kadınların eteklerini beline dolaması.
    -- d --
    daa: uzaktaki yer tarifi.
    dembel: tembel.
    dünne: dünya.
    dont: esenkoy'ün eski adı
    daramantoz: dağınık parçalanmış,talaman yoz..
    değidi de: şaşırmak anlamını ifade eden ünlem.
    dabıyat: huy.
    dınnak: çok çok az.
    dınnaçık: olabildiğince az.
    dılcık: aklı havada, haylaz kız.
    döğümlük: sabır.
    dimi: lastikli pantolona benzeyen giysi.
    dam: ev, cezaevi.
    depmek: bastırarak doldurmak .
    darı: mısır
    doru: atın genç olanı.
    duroo: dur bekle anlamında ünlem.
    deyoor: söylüyor anlamında ünlem.
    dipli: eski, köklü.
    döğen: harman döverken hayvanların çektikleri üstü ağaç, altı çakmak taşı olan aygıt.
    dıvan: yemek pişirmeye yarayan tek kollu tencere, "tava"
    düğer: toprak evlerin çatısına boydan boya konulan ağaç.
    dıka: toprak kapların ağızlarını kapamaya yarayan ağaçtan yapılan veya çam kozağından kapak.
    deştimen: muhtarın hizmetindeki köy bekçisi.
    döndüreç: 1. saç ekmeğini pişirirken döndürmeye yarayan ağaçtan yapılan aygıt.
    2. ip eyirmeye yarayan ağaçtan yapılan aygıt.
    dönüm:1000 m2 alanlı toprak.
    dikelmek: ayakta durmak.
    değmek: dokunmak.
    dürge: saçta yapılmış iki adet yufka ekmeğinin katlanmış şekli.
    dastar: özel olarak dokunan yöresel baş örtüsü.
    dibek: iri tuz ve baharatları ezme işinde kullanılan kap.
    dağarcık: deriden yapılan içine ekmek türü yiyecek konan torba
    dıllanmak: sallanmak
    dengilmek: otururarak hafif yan yatmak
    dul: 1. eşinden boşanmış yada eşi ölmüş kişi
    2. evin arka ve yan dış duvarın dibi
    duşaklamak: hayvanların ön ayaklarının birbirine iple bağlanması.
    diremlemek: kapıyı içeriden sağlamca kilitlemek.
    dangıramak: yüksek sesle kalın ve zevksiz konuşmak.
    dürm: su içmeye davet anlamında çağrı ünlemi
    dakmak: bağlamak.
    dıkım: bir parça ya da, bir lokma yiyecek.
    dımınmak: çömelerek bekleme.
    dıkamak: kapamak.
    dinmek: vazgeçmek, bırakmak
    da bısene: geçen yıl
    -- e --
    ellik: ekin biçerken parmaklara takılan ağaçtan yapılmış aygıt.
    eğnel:ekin biçerken iznenen yol.
    enik: köpek yavrusu.
    ellikleşmek: ekin biçerken birlikte ahenk içinde folklorik şekilde ekin biçmeleri.
    evlek: bir dönümün dörte biri, yani 250 m2 toprak parçası.
    enek: kısır hayvan.
    eyer:atın sırtına konan oturmaya yarayan semer.
    emme: " ama " anlamında kullanılır.
    elti: kocanın erkek kardeşinin karısı.
    emik: omurilik, beyin.
    ekin: buğday,arpa ekili yer.
    eren: ermiş,evliyaların mezarlarının konulduğu yer.
    eyi: iyi.
    elek: unu elemeye ve başka bir malzemeyi ayırmaya yarayan gözenekli süzgeç.
    el: yabancı, akraba olmayan.
    entari: üç eteğin altına giyilen ince elbise.
    eğrek: koyun ve keçilerin dinlendiği taş ağaç dipleri.
    ece: ağabey.
    efem: kadınlar kocalarının kardeşine derler.
    ebe: 1.nene 2.doğum yaptıran.
    eğirmek: örmek, birleştirmek.
    enneme: mantar türü.
    eltmek: götürmek, taşımak.
    evmek: acele etmek.
    eyef: ağaç dalı yaşken halka haline getirilip biçilen ekin
    destesini çekerken iple sıkıştırmaya yarayan alet.
    eneme: kısırlaştırmak.
    ergen: genç.
    eşme: bir yeri eşmek.
    -- f --
    falaka: çift süren hayvanların boyunlarına geçirilen. hamıtlarla zencirinin sabana takılmasına yarayan ağaçtan aygıt.
    fıçı: bidon.
    fistan: basmadan yapılan kadın elbisesi.
    fıydırmak: elle uzağa atmak.
    fakır: fakir, fukara.
    fena: kötü.
    fendi: oyun kuralı.
    -- g --
    gatmar: yufkadan yapılan saç böreği.
    garga: karga.
    gam: üzüntü.
    gara: kara.
    gayda: müzik aletinde düzen.
    gebe: hamile
    gevşek: sıkılmamış.
    gidi: tasdik için takı.
    gırla: hızlı, toplu hareket etmek.
    gidişmek: kaşınmak.
    girişme: işe başlama.
    gök: mavi , gökyüzü.
    gömek: koyu, sakız gibi sıvı.
    gursak: boğaz.
    gücük: küçük.
    gücüle: şimdi.
    geriz: suyun getirildiği sıvalı yol.
    göynüm: gönlüm.
    gümül: buğday destelerinin üst üste konması, susam demeti.
    geren: toprak evlerin üzerine dökülen su geçirmez toprak.
    gebiz: verimsiz toprak.
    gebre: atın tüylerini silmeye yarayan aygıt.
    gene: bir daha.
    geloru: gelebilir.
    geliboturu: geliyor.
    gatıyan: asla
    gök: 1. mavi,
    2. bitkilerin meyvalarının olgunlaşmayanı yeşili,
    3. gökyüzü
    görümce: kocanın kız kardeşi.
    gözel: güzel.
    golan: yünden örülerek yapılan ip.
    gem: at ve katırların ağızlarına kontrol etmek için kullanılan demir ağızlık.
    geyin: onun için anlamında ünlem.
    güyüm: topraktan yapılan büyükçe su kabı.

    güveç: topraktan yapılan tabak şeklinde kab.
    görek: anahtar.
    geven: yaylalarda olan bitki türü
    gacara: gürültü çıkaran ufak çocuk.
    ganera: görgüsüz yiyici.
    gocunmak: suçlu olduğunu hissetmek.
    geviş getirmek: çiğnemek.
    göynek: atlet.
    gavaracı: boş ve gürültülü konuşan.
    gulyat: ağır hareket eden üşengeç insan.
    gıymana: kadınların başlarına örtülen süslü yöresel dastarın örtünme çeşidi.
    gatmak: doldurmak.
    göde: kısa şişman.
    gunnamak: eşeğin doğurması.
    gocili: yakın arkadaş.
    geremek: kapamak.
    ganırmak: eğerek, zorlayarak kırmak.
    gıran: salgın hastalık,kenar
    güverti: yeşillik, havlu.
    garanı: karanlık.
    gulin: atın yavrusu.
    garez: kin.
    -- h --
    heybe: kıl veya yünden örülen iki gözlü ağzı açık torba.
    havıt: devenin üzerine oturmak ya da eşya sarmak için yapılan semer.
    hatap ağacı: deve havıdının ağaçları.
    hindi: 1. şimdi 2. tavukgillerden kümes hayvanı.

    hı: al buyur anlamında davet sözü.
    hadibakan: hadi göreyim.
    hani: nerede?
    hende: o, şu bu anlamında işaret zamiri.
    haa: evet anlamında ünlem.
    hasıl: buğday veya arpanın olgunlaşmadan yeşil olarak biçileni.
    husa: dert, tasa.
    harman: buğdayın dövülmek için toplanması.
    hiyye: öyle, evet anlamında onay sözü.
    holuz: buğday elemeye yarayan büyük gözenekli elek.
    hırka: kazak.
    holluk: tavukların yumurtlama yeri, "folluk".
    harım: bahçenin etrafına çalıdan örülen çit
    hergeleci: köyün hayvanlarını otlatan sıyırtmaçı (öküzcü) nün yardımcısı olan yavru hayvanları otlatan.
    honu: su kabı
    hadi: haydi.
    halva: helva.
    ham: olgunlaşmamış.
    hangı: hangi.
    haranı: büyük tencere.
    hele: öylemi sorusu.
    hısım: akraba.
    hoppala: olurmu şimdi?
    halal: helal.
    hatır: itibar.
    hepten: topyekün.
    hırlama: köpeğin saldırı öncesi sesi.
    hodul: kalın, kaba.
    hoşbeş: sohbet
    höşmerim: süt kaymağından yapılan yiyecek.
    harar: kıldan dokunan saman koymaya yarayan büyük çuval.
    hasır: kamıştan örülen yazgı.
    hışılamak: hafifce ince ses çıkarmak, hafif tazyikli ince akan su sesi.
    höle: şöyle.
    hora: şurası.
    hötte: orası.
    halıberi: idare eder anlamında söz.
    höteki: o anlamında.
    hiye: evet.
    hunevi: yoksul ev, dağınık ev.
    -- i -- i --
    innak: biraz.
    innacık: birazcık.
    iradıya: radyo.
    ilıca: kaplıca.
    ilıcacık: sıcacık.
    irgat:tarım işlerinde çalıştırılan amele, günlük işçi.
    içgeçiği: amel, ishal olmak.
    icar: toprak kirası.
    iskemle: sandalye.
    iğdiş: hadım edilen (kısırlaştırılan) deve ve at
    irham: yünden dokunan kumaş.
    ilik: 1. düğme 2. kemik içindeki sıvı.
    ini: kocanın erkek kardeşi.
    ihicik: işte anlamında.
    iilik: iyilik.
    ilik: düğme.
    ilkin: ilk defa, önce, ilkönce.
    işlemek: çalışmak.
    izmetçi: hizmetçi.
    irbık: topraktan yapılan ümzüklü su kabı.
    istar: kilim dokunan tezgah.
    isıran: ocaktan kül almak için demirden yapılan alet.
    irak: uzak.
    iğlek: hayvanların hastalıklısı, bakımsızı, zayıfı.
    ingıl çıngıl: boncuk, bujiteri vb.
    işılamak: parlamak.
    irgın: yorgun.
    ivır zıvır : küçük önemsiz eşya.
    ispirte: kiprit.
    imece: köylülerin yardımlaşarak toplu yaptıkları işçilik.
    idare: gaz ile yanan altı honi,üstü camsız,fitilli lamba.
    islık: sıklık.
    iramak: uzlaşma.
    - k -
    kırkmak: makasla kesmek.
    karıye: köy.
    kepenek: koyun yününden yapılan çoban giysisi.
    keçe: koyun yönünden yapılan sergi.
    kuşak: beyaz koyun yönünden örülen bel bağı.
    köcek: oyuncu.
    kaynata: kocanın babası.
    kaynana: kocanın annesi.
    kırmandal: tütün kurutmaya yarayan tezgâh.
    kancık: dişi.
    külür: mısır (darı)'nın çekirdeklerini sardığı kısım.
    külüstür: çok eski.
    koruk: üzümün olgunlaşmayanı.
    kesecek: makas, bıçak.
    köhün: kargıdan veya hayıttan yapılan büyük sepet.
    kupa: su bardağı.
    kep: şapka.
    kaba: olgunlaşmamış, iri, cahil.
    kapu: kapı.
    keerli: kazançlı.
    kere: defa, kez.
    kıt: az.
    kurdeşen: allerji.
    kızılayak: düğünde yemekle taşıyan hizmet eden.
    kabahat: suç.
    kalbur: büyük gözenekli elek.
    kancık: dişi.
    kamaa: kaldırılmaz tek sıra dizilmesi.
    katı: sağlam.
    katık: ekmeğin yanındaki yiyecek.
    keyifsiz: hasta, iştahsız.
    kil: toprak çeşidi.
    kültünk: taş ağaç yarmaya yarayan alet.
    küsme: darılma.
    köşek: deve yavrusu.
    kak: erik,elma ve ayvanın dilimler halinde kurutulması.
    karasaban: öküzlerle çift sürmeye yarayan ağaç aygıt.
    kasnak: sofrada sini altına konan yuvarlak elek çerçevesi.
    kor: odunun yanmış fakat daha sönmemiş parçaları.
    kulp: tutulacak yer.
    kaklık: dağlarda, kayalardaki küçük su birikintilerine denir.
    kıpçık: çokhareketli, yerinde duramayan.
    kurnaz: açıkgöz.
    kopil: 5 ile 10yaş arası küçük erkek çocuk.
    kızan: aileden çocuklar.
    kecek: elbise, giyicek.
    kavul: anlaşma, sözleşme, kavil.
    kıt: az.
    kere: defa.
    küp: topraktan yapılan ağzı geniş kab.
    kumpir: patates.
    kaval: ağaçtan yapılan uzun olan delikli nefesli çalgı.
    kile: buğday ölçülen 12-14 kilo alan kab.
    kama: ucu eğri ve sivri olan bıçak.
    kepçe: ağaçtan yapılan büyük kaşık.
    kes: buğday döküntüsü.
    koşan: koyun ve keçilerin sağıldığı yer.
    kese: bezden yapılan torba.
    kuzluk: koyun ve keçi yavrularının beklediği yer.
    kalbır: çok büyük gözenekli buğday eleği.
    kımçı: katır çiftinde katıra yürümesi için vurulan sopa.
    kovuk: ağaçların oyulmuş yeri.
    keme: fare.
    kepez: kadınların dastar altına giydikleri başlık.
    kıyna: inatçı.
    küt: keskin olmayan.
    köşk: balkonun yüksek bölümü.
    - l -
    laf: söz.
    laf ebesi: çok laf bilen.
    lüzger: rüzgâr.
    lata: kalın tahta parçası.
    - m -
    merilcen: eylül ayındakı soğuk, sert, şiddetli rüzgâr.
    murt: mersin
    mintan: sırta giyilen kısa elbise.
    mana bulmak: ayıplamak.
    mezzet: tellal ücreti.
    mıh: çivi.
    mıy mıy etmek: alınmak, hafif ağlamak.
    mızıramak: gözyaşı dökerek mırıltılı nazlanmak.
    mahsul: çiftçinin yetiştirdiği ürün.
    melik: saç örgüsü.
    maşa: kömür tutan demirden alet.
    maar-mıar: çeşme.
    mangöz: ambarın küçüğü,tahtadan yapılmış kapaklı buğday kabı.
    mera: köyün otlak için kullanılan ortak malı.
    merdek: çam ağacından yapılan toprak evlerin düğerlerinin üzerinde bulunan ağaç.
    mintan: yelek.
    mutaf: yan duran kilim tezgâhı.
    mıdıl: çift sürerken hayvana yürümesi için kullanılan ucu çivili sopa.
    mayışmak: gevşemek.
    milazım: askeri rütbe. (mülazım)
    manaa: kabahatli.
    -n-
    nacap: nasıl?
    nadas: toprağın sürülük biryıl bekletilmesi.
    nışa: nişa.
    netcez: ne yapacağız?
    nedecen?: ne yapacaksın?
    neddin: ne yaptın?
    ne var-yok: nasılsın gibi hal hatır sorma.
    narasın: yok olduğunu üzülerek söylemek.
    nişleyon: ne yapıyorsun?
    -o-ö-
    oba: komşu
    okka: kilenin sekizde birini ifade eden ölçü kabı.
    oban: değirmenin su borusu.
    okğa: oldukça ağır avuç içinden biraz büyük taş. "400 dirhem."
    oluk: ağaçtan yapılmış çeşme borusu.
    örüm: ekili yer.
    övendire: öküz çiftinde öküzlerin yürümesi için kullanılan bir ucu sivri,hem de sabanın toprağının temizlenmesinde kullanılan diğer ucu yassı metal takılı sopa.(mıdıl)
    obaçana: komşuya çok giden kişi
    oklaç: yufka açmaya yarayan silindirik ağaç parçası.
    oku: düğün davetiyesi
    ölgün: olgunlaşmış ekime hazır toprak.
    örüm bozumu: mahsul'ün kaldırıldığı zaman.
    ötebete: küçük eşyalar
    öte: uzak.
    örük: hayvanı sikkeye bağlayan zincir.
    ötebaşa kadar: sonuna kadar.
    örme: harman döverken atların dizilerek kalın ve uzun iple bağlanması.
    öndün: geçen gün.
    -p-
    peçe: keçi kılından dokunan kumaş.
    pak: temiz.
    pala: eski bez parçası.
    potur: kıldan dokunan pantalon.
    potin: bot.
    paldım: eşeklerin semerinin ileri gitmemesini sağlayan arkadan bağlanan kayış.
    pine: golan dokumak için kurulan tezgâh.
    peştemal: kadınların önüne taktıkları yarım eteklik.
    pardı: toprak evlerin tavanına dizilen çam yarmaları.
    payam: badem.
    palaz: keklik yavrusu.
    poçu: atkı, dolak.
    paytar: veteriner.
    peşkir: mendil.
    paalı: pahalı.
    penir: peynir.
    rabaat: rağbet.
    raatlık: rahatlık.
    -s-
    sınaplı: şeytanlı yer.
    seyil: sahil.
    seyitmek: koşmak.
    sele: kargıdan veya hayıttan örülen orta boy sepet.
    safa geldin: hoş geldin.
    sintireli: sinirli.
    secireli: huysuz.
    silbiş: bebeklerin beşikte çişini yaptıkları toprak kab.
    sibek: bebeklerin beşikte çişini silbişe ulaşmasını sağlayan karğıdan yapılan boru.
    semer: eşşeklere binmek veya yük sarmak için deri, kamış keçe ve ağaçtan yapılan aygıt.
    sini: sofrada üzerine yemek tabakları konulan malzeme.
    sayacak: üzerine tencere konulan demirden yapılan alet, sacayak.
    sefertası: ağzı kapalı tencere.
    söğen: harım yapmada kullanılan bir ucu yere çakılan ağaç.
    sındı: makas.
    saar: tasdik etme anlamında ek.
    sıyma: kabuklarını temizlemek.
    sancı: ağrı.
    semiz: temiz, hastalıksız.
    sıırtmaç: sığırtmak (öküz çobanı.)
    serili: yere sergi serilmesi.
    serin: sıcak olmayan.
    sızıntı: ağrı, suyun toprakta çıkması.
    sökük: elbisenin yırtık yeri.
    sütsüz: hayırsız.
    susak: ağaçtan yapılan su içmek için çeşme başlarına konan su kabı.
    sındı: makas, kesecek.
    safa ırbık: topraktan yapılan orta boy su kabı, genelde misafirlerin su içmesi için veya abdest alması için kullanılır.
    sıyırtmaşçı: köyün ineklerini, öküzlerini otlatan kişi.
    sağan bakırı: süt sağılan kab.
    sağan: süt
    sülün: uzun, zarif.
    seren: raf
    sınıkçı: kırık, çıkık işlerine bakan, olçum.
    söbü: enli, uzun, söbe.
    samıt: konuşamayan kişi.
    sıyırmak: temizlemek
    sömürmek:yiyeceği kaşıksız tabağından direk yemek.
    savalamak: uzaklaştırmak, defetmek.
    sıvışmak: usulce, sessizce kaybolmak.
    sinavı: kurnaz.
    salmak: bırakmak.
    savul: dağılma, vazgeçme.
    sıybınmak: sarılarak aşağıya inmek.
    savak: büyük arıktan küçük arıklara suyun dağıtıldığı yer
    sırf: devamlı.
    şuul: meşgul olmak.
    şıllık: ahlaksız uçarı kız.
    şirlet: şımarık.
    şişek: iki yaşında küçük koyun.
    şindi: şimdi.
    şööle: şöyle.
    şarşar: gür ve sesli akmak.
    şamar: avuç içinle vurulan tokat.
    -t-
    tacık: yakın yer işareti.
    tıkalı: kapalı.
    tılısım: büyü.
    tınaz: buğday yığını.
    tüüsüz: tüyü olmayan.
    taşyağı: gaz.
    toşur: küçük iri anlamında.
    tosba: kaplumbağa.
    tepelik: başa giyilen süslemeli kadın giysisi.
    tımar: atın kıllarının temizlemesi ve atın masaj edilmesi.
    turluk: çoban çadırlarının üzerine örtülen koyun yününden yapılan örtü.
    tozluk çorap: koyun yününden örülen renkli çorap.
    toy: genç.
    tecir: pazar yeri.
    tacir: mal alıp satan seyyar esnaf.
    tooz: toz.
    toy: düğün.
    tellal: ilan eden, halka duyuran
    tas: naylon veya metal bardak.
    tuvalet: apana, ayakyolu, hela, apteshane, kenef.
    tokuç: çamaşır yıkarken kirin iyi çıkması için çamaşıra vurulan ağaçtan yapılan aygıt.
    tünek: tavuk sığınağı.
    tabla: tahtadan yapılan sofrada üzerine tabak kaşık konan aygıt.
    tengerek: ağaçtan yapılan koyun yünü veya keçi kılından ip yapmaya yarayan aygıt.
    tepit: arpa ve buğday unundan yapılan köpek maması.
    tokat: cezalı hayvanların kapatıldığı yer.
    tokatçı: ovaları, evleri, bahçeleri bekleyen bekçi.
    toğra: yünden dokunan torba.
    tırlak: amel, ishal.
    tıkırış: gürültü çıkarmamak.
    tırışcı: yalancı.
    toru: genç ağaç fidanı (çam, ardıç).
    tene: buğday tanesi.
    telbis: herkese karşı iyi görünmek isteyen yalancı.
    ted: köpeğe uzak dur anlamında.
    tekelemek: bakmak.
    tak: evlenmeden cinsel ilişkide bulunan kadın.
    tarza: tahra.
    tek: uslu.
    - u-ü-
    ufak: küçük.
    uçkur: donun belde durmasını sağlayan ipten yapılan bağ.
    uhraçana: buğday ekmeği yaparken yastacın üzerine konan unun kabı.
    usul usul: sessiz hareket etmek.
    ufalama: inceltme.
    uramaz: uğramak, hareket etmek.
    upuzun: çok uzun.
    uzun oturmak: yatarak durmak.
    ümzük: kabların ağzından ayrı açılan delik.
    ünleme: yüksek sesle seslenmek, bağırmak.
    üyük: tarihi şehir kalıntıları olan yüksekçe yer.
    -v-
    voyn: yakındaki kişiye seslenmek hitap etmek.
    vıyn: uzaktaki kişiye seslenmek. (hey anlamında).
    velesbit: bisiklet.
    vınılamak: havaya atılan maddenin ses çıkarma ölçüsü.


    gibi bir yörük sözlüğüne sahip, yerli halktan olmayanların zor anlayacakları bir dilleri ve şiveleri olan aslında öztürkçeyi en güzel kullanan insanların olduğu yerdir


    [ #335582 ] deniz / 1/4/2008 16:15  www