fethiye  

ba$lik icinde ara
yildiz sözlük radyo yayında! belki yayındadır. belki sen çalarsın. kim bilir..!
Dinlemek için tıklayın!

  1. -- a --
    abuu: çok, aşırılığı ifade etmek için ünlem sözü.
    aba: çeket, abla, yağmurdan korunmak için koyun giysisi.
    aboo: hayret etmek, şaşırmak.
    ağınt: dikkatli olmak.
    ala: alacalı.
    ayazlık: evlerin bir köşesine inşa edilen soğuk yer.
    asar: kale, hisar.
    arğıç: göçte erzak ve yiyecek taşımak.
    abanmak: yüklenmek.
    anız: biçilen buğdayın tarlada kalan köklü sapı.
    alavırt: su kabağından yapılan su kabı.
    anay: evin salonu.
    ambar: ağaçtan yapılan buğday gibi kuru bakliyat konulan yer.
    alacık: çobanların evleri.
    an: tarla sınırı.
    alabacak: laf taşıyan, dedikoducu.
    alan: uzak, arazi.
    halata: alışmış.
    aran: süt mamülü yiyecekler.
    ağarantı: süt mamülleri.
    apışmak: ayakları açmak.
    ağdırmak:yukarı sürmek.
    abcallamak: üstünden atlamak.

    -- b --

    boba: baba
    bağlama: üç telli sazdan küçükçalgı.
    bozçalamak: hafif karıştırılarak az pişirmek.
    böyün: bugün.
    beşik: ağaçtan yapılan bebek yatağı.
    bılla: kocanın kız kardeşi.
    bizimoğlan: küçük erkek kardeş.
    bostan: sebze.
    barabar: beraber.
    beri: yakın.
    babıç: ayakkabı.
    borda: burada.
    birisi: bir şahıs,bir kişi
    börülce: fasulye.
    bakara: herhalde, gibi.
    boyunduruk: çift süren öküzlerin sabanı çekmesi için boyunlarına takılan ağaçtan aygıt.
    baça: bahçe.
    basma: kumaş çeşidi.
    biseel: biraz.
    boduç: topraktan yapılan küçüksu kabı.
    bisi: kedi.
    böğelek: hayvanları sokan sinekten büyük böcek.
    baldır: bacağın dizden yukarı bölümü.
    bülük: küçük erkek çoçuğun erkeklik organı.
    bızalamak: sığırın doğurması.
    bağırmak: yüksek sesle seslenmek.
    bide: bir defa daha anlamında.
    biyol: bir defa.
    böğülmek: yüzü koyun eğilmek, yatmak.
    bıdırsadır: alçak sesle karşılıklı konuşmak.
    bekitmek: 1. yüklemek,
    2. yavaş ve etkili bir şekilde vurmak, bastırmak.
    banmak: tadına bakmak.
    bulamak: karıştırmak.
    bıdırış: sessiz olmak.
    bıdıramak: konuşmak.
    beceviş: değiştirmek, aynı değerde eşya değişimi.
    -- c --
    cıngırak: yere çakılan kazık üzerine yerleştirilen uzun ağaç. iki tarafına binilerek döndürülür.
    cura: telli sazın küçüğü şeklinde çalgı aleti.
    cibi: tavuk ya da kuş yavrusu.
    celep: hayvan tüccarı.
    cereme: zarar etme, fazladan masraf etme, zarar ziyan
    cırlak: boşyere gereksiz konuşmak.
    cozutmak: saçmalamak, bunamak, mantıksız işler yapmak.
    cıbıldak: soyunuk şekilde.
    cıngar çıkarmak: olay, yada kavga çıkarmak.
    cüdde: vucüt.
    caillik: cahillik.
    cuvap: cevap.
    -- ç --
    çörten boğazı: çörtenlilerin boğaz havası.
    çökelek: peynir çeşiti, "deri peyniri".
    çilte: oturmak için yapılan küçük yer döşeği.
    çakı: küçük bıçak.
    çatma: harman zamanı.
    çomak: bir metreden kısa ince uzun odun.
    çıkı: 1. ağızı lastikli bez torba 2. ekmek sarılan bez parçası.
    çeç: dövülen fakat ayıklanmamış buğday harmanı.
    çarık: hayvan derisi ve lastikten yapılan ayakkabı.
    çapıttan: eski bez parçalarından dokunan yazgı.
    çulhalık: çul dokunan taraklı tezgah.
    çul: keçi kılından dokunan yazgı.
    çaal: çakıl.
    çatmak: 1. birleştirmek.
    2. kavga etmek için sataşmak.
    çepgen: mintan içine giyilen giysi.
    çınga: çinko.
    çuhadirlik: dize kadar olan, pantalon şeklinde giysi.
    çaşır: siyah koyun yününden yapılan pantalona benzeyen giysi.
    çorap takka: örgü iple yapılan şapka.
    çücük: buğday tohumunun fisillemesi.
    çiltim: üzüm salkımının parçası.
    çan: metalden yapılan ve hayvanların boynuna takılan ses çıkaran alet.
    çiğin: omuz.
    çer: ticaretin takası, trampa.
    çilbir: hayvanın başına takılan yuların ipi.
    çermenmek: kadınların eteklerini beline dolaması.
    -- d --
    daa: uzaktaki yer tarifi.
    dembel: tembel.
    dünne: dünya.
    dont: esenkoy'ün eski adı
    daramantoz: dağınık parçalanmış,talaman yoz..
    değidi de: şaşırmak anlamını ifade eden ünlem.
    dabıyat: huy.
    dınnak: çok çok az.
    dınnaçık: olabildiğince az.
    dılcık: aklı havada, haylaz kız.
    döğümlük: sabır.
    dimi: lastikli pantolona benzeyen giysi.
    dam: ev, cezaevi.
    depmek: bastırarak doldurmak .
    darı: mısır
    doru: atın genç olanı.
    duroo: dur bekle anlamında ünlem.
    deyoor: söylüyor anlamında ünlem.
    dipli: eski, köklü.
    döğen: harman döverken hayvanların çektikleri üstü ağaç, altı çakmak taşı olan aygıt.
    dıvan: yemek pişirmeye yarayan tek kollu tencere, "tava"
    düğer: toprak evlerin çatısına boydan boya konulan ağaç.
    dıka: toprak kapların ağızlarını kapamaya yarayan ağaçtan yapılan veya çam kozağından kapak.
    deştimen: muhtarın hizmetindeki köy bekçisi.
    döndüreç: 1. saç ekmeğini pişirirken döndürmeye yarayan ağaçtan yapılan aygıt.
    2. ip eyirmeye yarayan ağaçtan yapılan aygıt.
    dönüm:1000 m2 alanlı toprak.
    dikelmek: ayakta durmak.
    değmek: dokunmak.
    dürge: saçta yapılmış iki adet yufka ekmeğinin katlanmış şekli.
    dastar: özel olarak dokunan yöresel baş örtüsü.
    dibek: iri tuz ve baharatları ezme işinde kullanılan kap.
    dağarcık: deriden yapılan içine ekmek türü yiyecek konan torba
    dıllanmak: sallanmak
    dengilmek: otururarak hafif yan yatmak
    dul: 1. eşinden boşanmış yada eşi ölmüş kişi
    2. evin arka ve yan dış duvarın dibi
    duşaklamak: hayvanların ön ayaklarının birbirine iple bağlanması.
    diremlemek: kapıyı içeriden sağlamca kilitlemek.
    dangıramak: yüksek sesle kalın ve zevksiz konuşmak.
    dürm: su içmeye davet anlamında çağrı ünlemi
    dakmak: bağlamak.
    dıkım: bir parça ya da, bir lokma yiyecek.
    dımınmak: çömelerek bekleme.
    dıkamak: kapamak.
    dinmek: vazgeçmek, bırakmak
    da bısene: geçen yıl
    -- e --
    ellik: ekin biçerken parmaklara takılan ağaçtan yapılmış aygıt.
    eğnel:ekin biçerken iznenen yol.
    enik: köpek yavrusu.
    ellikleşmek: ekin biçerken birlikte ahenk içinde folklorik şekilde ekin biçmeleri.
    evlek: bir dönümün dörte biri, yani 250 m2 toprak parçası.
    enek: kısır hayvan.
    eyer:atın sırtına konan oturmaya yarayan semer.
    emme: " ama " anlamında kullanılır.
    elti: kocanın erkek kardeşinin karısı.
    emik: omurilik, beyin.
    ekin: buğday,arpa ekili yer.
    eren: ermiş,evliyaların mezarlarının konulduğu yer.
    eyi: iyi.
    elek: unu elemeye ve başka bir malzemeyi ayırmaya yarayan gözenekli süzgeç.
    el: yabancı, akraba olmayan.
    entari: üç eteğin altına giyilen ince elbise.
    eğrek: koyun ve keçilerin dinlendiği taş ağaç dipleri.
    ece: ağabey.
    efem: kadınlar kocalarının kardeşine derler.
    ebe: 1.nene 2.doğum yaptıran.
    eğirmek: örmek, birleştirmek.
    enneme: mantar türü.
    eltmek: götürmek, taşımak.
    evmek: acele etmek.
    eyef: ağaç dalı yaşken halka haline getirilip biçilen ekin
    destesini çekerken iple sıkıştırmaya yarayan alet.
    eneme: kısırlaştırmak.
    ergen: genç.
    eşme: bir yeri eşmek.
    -- f --
    falaka: çift süren hayvanların boyunlarına geçirilen. hamıtlarla zencirinin sabana takılmasına yarayan ağaçtan aygıt.
    fıçı: bidon.
    fistan: basmadan yapılan kadın elbisesi.
    fıydırmak: elle uzağa atmak.
    fakır: fakir, fukara.
    fena: kötü.
    fendi: oyun kuralı.
    -- g --
    gatmar: yufkadan yapılan saç böreği.
    garga: karga.
    gam: üzüntü.
    gara: kara.
    gayda: müzik aletinde düzen.
    gebe: hamile
    gevşek: sıkılmamış.
    gidi: tasdik için takı.
    gırla: hızlı, toplu hareket etmek.
    gidişmek: kaşınmak.
    girişme: işe başlama.
    gök: mavi , gökyüzü.
    gömek: koyu, sakız gibi sıvı.
    gursak: boğaz.
    gücük: küçük.
    gücüle: şimdi.
    geriz: suyun getirildiği sıvalı yol.
    göynüm: gönlüm.
    gümül: buğday destelerinin üst üste konması, susam demeti.
    geren: toprak evlerin üzerine dökülen su geçirmez toprak.
    gebiz: verimsiz toprak.
    gebre: atın tüylerini silmeye yarayan aygıt.
    gene: bir daha.
    geloru: gelebilir.
    geliboturu: geliyor.
    gatıyan: asla
    gök: 1. mavi,
    2. bitkilerin meyvalarının olgunlaşmayanı yeşili,
    3. gökyüzü
    görümce: kocanın kız kardeşi.
    gözel: güzel.
    golan: yünden örülerek yapılan ip.
    gem: at ve katırların ağızlarına kontrol etmek için kullanılan demir ağızlık.
    geyin: onun için anlamında ünlem.
    güyüm: topraktan yapılan büyükçe su kabı.

    güveç: topraktan yapılan tabak şeklinde kab.
    görek: anahtar.
    geven: yaylalarda olan bitki türü
    gacara: gürültü çıkaran ufak çocuk.
    ganera: görgüsüz yiyici.
    gocunmak: suçlu olduğunu hissetmek.
    geviş getirmek: çiğnemek.
    göynek: atlet.
    gavaracı: boş ve gürültülü konuşan.
    gulyat: ağır hareket eden üşengeç insan.
    gıymana: kadınların başlarına örtülen süslü yöresel dastarın örtünme çeşidi.
    gatmak: doldurmak.
    göde: kısa şişman.
    gunnamak: eşeğin doğurması.
    gocili: yakın arkadaş.
    geremek: kapamak.
    ganırmak: eğerek, zorlayarak kırmak.
    gıran: salgın hastalık,kenar
    güverti: yeşillik, havlu.
    garanı: karanlık.
    gulin: atın yavrusu.
    garez: kin.
    -- h --
    heybe: kıl veya yünden örülen iki gözlü ağzı açık torba.
    havıt: devenin üzerine oturmak ya da eşya sarmak için yapılan semer.
    hatap ağacı: deve havıdının ağaçları.
    hindi: 1. şimdi 2. tavukgillerden kümes hayvanı.

    hı: al buyur anlamında davet sözü.
    hadibakan: hadi göreyim.
    hani: nerede?
    hende: o, şu bu anlamında işaret zamiri.
    haa: evet anlamında ünlem.
    hasıl: buğday veya arpanın olgunlaşmadan yeşil olarak biçileni.
    husa: dert, tasa.
    harman: buğdayın dövülmek için toplanması.
    hiyye: öyle, evet anlamında onay sözü.
    holuz: buğday elemeye yarayan büyük gözenekli elek.
    hırka: kazak.
    holluk: tavukların yumurtlama yeri, "folluk".
    harım: bahçenin etrafına çalıdan örülen çit
    hergeleci: köyün hayvanlarını otlatan sıyırtmaçı (öküzcü) nün yardımcısı olan yavru hayvanları otlatan.
    honu: su kabı
    hadi: haydi.
    halva: helva.
    ham: olgunlaşmamış.
    hangı: hangi.
    haranı: büyük tencere.
    hele: öylemi sorusu.
    hısım: akraba.
    hoppala: olurmu şimdi?
    halal: helal.
    hatır: itibar.
    hepten: topyekün.
    hırlama: köpeğin saldırı öncesi sesi.
    hodul: kalın, kaba.
    hoşbeş: sohbet
    höşmerim: süt kaymağından yapılan yiyecek.
    harar: kıldan dokunan saman koymaya yarayan büyük çuval.
    hasır: kamıştan örülen yazgı.
    hışılamak: hafifce ince ses çıkarmak, hafif tazyikli ince akan su sesi.
    höle: şöyle.
    hora: şurası.
    hötte: orası.
    halıberi: idare eder anlamında söz.
    höteki: o anlamında.
    hiye: evet.
    hunevi: yoksul ev, dağınık ev.
    -- i -- i --
    innak: biraz.
    innacık: birazcık.
    iradıya: radyo.
    ilıca: kaplıca.
    ilıcacık: sıcacık.
    irgat:tarım işlerinde çalıştırılan amele, günlük işçi.
    içgeçiği: amel, ishal olmak.
    icar: toprak kirası.
    iskemle: sandalye.
    iğdiş: hadım edilen (kısırlaştırılan) deve ve at
    irham: yünden dokunan kumaş.
    ilik: 1. düğme 2. kemik içindeki sıvı.
    ini: kocanın erkek kardeşi.
    ihicik: işte anlamında.
    iilik: iyilik.
    ilik: düğme.
    ilkin: ilk defa, önce, ilkönce.
    işlemek: çalışmak.
    izmetçi: hizmetçi.
    irbık: topraktan yapılan ümzüklü su kabı.
    istar: kilim dokunan tezgah.
    isıran: ocaktan kül almak için demirden yapılan alet.
    irak: uzak.
    iğlek: hayvanların hastalıklısı, bakımsızı, zayıfı.
    ingıl çıngıl: boncuk, bujiteri vb.
    işılamak: parlamak.
    irgın: yorgun.
    ivır zıvır : küçük önemsiz eşya.
    ispirte: kiprit.
    imece: köylülerin yardımlaşarak toplu yaptıkları işçilik.
    idare: gaz ile yanan altı honi,üstü camsız,fitilli lamba.
    islık: sıklık.
    iramak: uzlaşma.
    - k -
    kırkmak: makasla kesmek.
    karıye: köy.
    kepenek: koyun yününden yapılan çoban giysisi.
    keçe: koyun yönünden yapılan sergi.
    kuşak: beyaz koyun yönünden örülen bel bağı.
    köcek: oyuncu.
    kaynata: kocanın babası.
    kaynana: kocanın annesi.
    kırmandal: tütün kurutmaya yarayan tezgâh.
    kancık: dişi.
    külür: mısır (darı)'nın çekirdeklerini sardığı kısım.
    külüstür: çok eski.
    koruk: üzümün olgunlaşmayanı.
    kesecek: makas, bıçak.
    köhün: kargıdan veya hayıttan yapılan büyük sepet.
    kupa: su bardağı.
    kep: şapka.
    kaba: olgunlaşmamış, iri, cahil.
    kapu: kapı.
    keerli: kazançlı.
    kere: defa, kez.
    kıt: az.
    kurdeşen: allerji.
    kızılayak: düğünde yemekle taşıyan hizmet eden.
    kabahat: suç.
    kalbur: büyük gözenekli elek.
    kancık: dişi.
    kamaa: kaldırılmaz tek sıra dizilmesi.
    katı: sağlam.
    katık: ekmeğin yanındaki yiyecek.
    keyifsiz: hasta, iştahsız.
    kil: toprak çeşidi.
    kültünk: taş ağaç yarmaya yarayan alet.
    küsme: darılma.
    köşek: deve yavrusu.
    kak: erik,elma ve ayvanın dilimler halinde kurutulması.
    karasaban: öküzlerle çift sürmeye yarayan ağaç aygıt.
    kasnak: sofrada sini altına konan yuvarlak elek çerçevesi.
    kor: odunun yanmış fakat daha sönmemiş parçaları.
    kulp: tutulacak yer.
    kaklık: dağlarda, kayalardaki küçük su birikintilerine denir.
    kıpçık: çokhareketli, yerinde duramayan.
    kurnaz: açıkgöz.
    kopil: 5 ile 10yaş arası küçük erkek çocuk.
    kızan: aileden çocuklar.
    kecek: elbise, giyicek.
    kavul: anlaşma, sözleşme, kavil.
    kıt: az.
    kere: defa.
    küp: topraktan yapılan ağzı geniş kab.
    kumpir: patates.
    kaval: ağaçtan yapılan uzun olan delikli nefesli çalgı.
    kile: buğday ölçülen 12-14 kilo alan kab.
    kama: ucu eğri ve sivri olan bıçak.
    kepçe: ağaçtan yapılan büyük kaşık.
    kes: buğday döküntüsü.
    koşan: koyun ve keçilerin sağıldığı yer.
    kese: bezden yapılan torba.
    kuzluk: koyun ve keçi yavrularının beklediği yer.
    kalbır: çok büyük gözenekli buğday eleği.
    kımçı: katır çiftinde katıra yürümesi için vurulan sopa.
    kovuk: ağaçların oyulmuş yeri.
    keme: fare.
    kepez: kadınların dastar altına giydikleri başlık.
    kıyna: inatçı.
    küt: keskin olmayan.
    köşk: balkonun yüksek bölümü.
    - l -
    laf: söz.
    laf ebesi: çok laf bilen.
    lüzger: rüzgâr.
    lata: kalın tahta parçası.
    - m -
    merilcen: eylül ayındakı soğuk, sert, şiddetli rüzgâr.
    murt: mersin
    mintan: sırta giyilen kısa elbise.
    mana bulmak: ayıplamak.
    mezzet: tellal ücreti.
    mıh: çivi.
    mıy mıy etmek: alınmak, hafif ağlamak.
    mızıramak: gözyaşı dökerek mırıltılı nazlanmak.
    mahsul: çiftçinin yetiştirdiği ürün.
    melik: saç örgüsü.
    maşa: kömür tutan demirden alet.
    maar-mıar: çeşme.
    mangöz: ambarın küçüğü,tahtadan yapılmış kapaklı buğday kabı.
    mera: köyün otlak için kullanılan ortak malı.
    merdek: çam ağacından yapılan toprak evlerin düğerlerinin üzerinde bulunan ağaç.
    mintan: yelek.
    mutaf: yan duran kilim tezgâhı.
    mıdıl: çift sürerken hayvana yürümesi için kullanılan ucu çivili sopa.
    mayışmak: gevşemek.
    milazım: askeri rütbe. (mülazım)
    manaa: kabahatli.
    -n-
    nacap: nasıl?
    nadas: toprağın sürülük biryıl bekletilmesi.
    nışa: nişa.
    netcez: ne yapacağız?
    nedecen?: ne yapacaksın?
    neddin: ne yaptın?
    ne var-yok: nasılsın gibi hal hatır sorma.
    narasın: yok olduğunu üzülerek söylemek.
    nişleyon: ne yapıyorsun?
    -o-ö-
    oba: komşu
    okka: kilenin sekizde birini ifade eden ölçü kabı.
    oban: değirmenin su borusu.
    okğa: oldukça ağır avuç içinden biraz büyük taş. "400 dirhem."
    oluk: ağaçtan yapılmış çeşme borusu.
    örüm: ekili yer.
    övendire: öküz çiftinde öküzlerin yürümesi için kullanılan bir ucu sivri,hem de sabanın toprağının temizlenmesinde kullanılan diğer ucu yassı metal takılı sopa.(mıdıl)
    obaçana: komşuya çok giden kişi
    oklaç: yufka açmaya yarayan silindirik ağaç parçası.
    oku: düğün davetiyesi
    ölgün: olgunlaşmış ekime hazır toprak.
    örüm bozumu: mahsul'ün kaldırıldığı zaman.
    ötebete: küçük eşyalar
    öte: uzak.
    örük: hayvanı sikkeye bağlayan zincir.
    ötebaşa kadar: sonuna kadar.
    örme: harman döverken atların dizilerek kalın ve uzun iple bağlanması.
    öndün: geçen gün.
    -p-
    peçe: keçi kılından dokunan kumaş.
    pak: temiz.
    pala: eski bez parçası.
    potur: kıldan dokunan pantalon.
    potin: bot.
    paldım: eşeklerin semerinin ileri gitmemesini sağlayan arkadan bağlanan kayış.
    pine: golan dokumak için kurulan tezgâh.
    peştemal: kadınların önüne taktıkları yarım eteklik.
    pardı: toprak evlerin tavanına dizilen çam yarmaları.
    payam: badem.
    palaz: keklik yavrusu.
    poçu: atkı, dolak.
    paytar: veteriner.
    peşkir: mendil.
    paalı: pahalı.
    penir: peynir.
    rabaat: rağbet.
    raatlık: rahatlık.
    -s-
    sınaplı: şeytanlı yer.
    seyil: sahil.
    seyitmek: koşmak.
    sele: kargıdan veya hayıttan örülen orta boy sepet.
    safa geldin: hoş geldin.
    sintireli: sinirli.
    secireli: huysuz.
    silbiş: bebeklerin beşikte çişini yaptıkları toprak kab.
    sibek: bebeklerin beşikte çişini silbişe ulaşmasını sağlayan karğıdan yapılan boru.
    semer: eşşeklere binmek veya yük sarmak için deri, kamış keçe ve ağaçtan yapılan aygıt.
    sini: sofrada üzerine yemek tabakları konulan malzeme.
    sayacak: üzerine tencere konulan demirden yapılan alet, sacayak.
    sefertası: ağzı kapalı tencere.
    söğen: harım yapmada kullanılan bir ucu yere çakılan ağaç.
    sındı: makas.
    saar: tasdik etme anlamında ek.
    sıyma: kabuklarını temizlemek.
    sancı: ağrı.
    semiz: temiz, hastalıksız.
    sıırtmaç: sığırtmak (öküz çobanı.)
    serili: yere sergi serilmesi.
    serin: sıcak olmayan.
    sızıntı: ağrı, suyun toprakta çıkması.
    sökük: elbisenin yırtık yeri.
    sütsüz: hayırsız.
    susak: ağaçtan yapılan su içmek için çeşme başlarına konan su kabı.
    sındı: makas, kesecek.
    safa ırbık: topraktan yapılan orta boy su kabı, genelde misafirlerin su içmesi için veya abdest alması için kullanılır.
    sıyırtmaşçı: köyün ineklerini, öküzlerini otlatan kişi.
    sağan bakırı: süt sağılan kab.
    sağan: süt
    sülün: uzun, zarif.
    seren: raf
    sınıkçı: kırık, çıkık işlerine bakan, olçum.
    söbü: enli, uzun, söbe.
    samıt: konuşamayan kişi.
    sıyırmak: temizlemek
    sömürmek:yiyeceği kaşıksız tabağından direk yemek.
    savalamak: uzaklaştırmak, defetmek.
    sıvışmak: usulce, sessizce kaybolmak.
    sinavı: kurnaz.
    salmak: bırakmak.
    savul: dağılma, vazgeçme.
    sıybınmak: sarılarak aşağıya inmek.
    savak: büyük arıktan küçük arıklara suyun dağıtıldığı yer
    sırf: devamlı.
    şuul: meşgul olmak.
    şıllık: ahlaksız uçarı kız.
    şirlet: şımarık.
    şişek: iki yaşında küçük koyun.
    şindi: şimdi.
    şööle: şöyle.
    şarşar: gür ve sesli akmak.
    şamar: avuç içinle vurulan tokat.
    -t-
    tacık: yakın yer işareti.
    tıkalı: kapalı.
    tılısım: büyü.
    tınaz: buğday yığını.
    tüüsüz: tüyü olmayan.
    taşyağı: gaz.
    toşur: küçük iri anlamında.
    tosba: kaplumbağa.
    tepelik: başa giyilen süslemeli kadın giysisi.
    tımar: atın kıllarının temizlemesi ve atın masaj edilmesi.
    turluk: çoban çadırlarının üzerine örtülen koyun yününden yapılan örtü.
    tozluk çorap: koyun yününden örülen renkli çorap.
    toy: genç.
    tecir: pazar yeri.
    tacir: mal alıp satan seyyar esnaf.
    tooz: toz.
    toy: düğün.
    tellal: ilan eden, halka duyuran
    tas: naylon veya metal bardak.
    tuvalet: apana, ayakyolu, hela, apteshane, kenef.
    tokuç: çamaşır yıkarken kirin iyi çıkması için çamaşıra vurulan ağaçtan yapılan aygıt.
    tünek: tavuk sığınağı.
    tabla: tahtadan yapılan sofrada üzerine tabak kaşık konan aygıt.
    tengerek: ağaçtan yapılan koyun yünü veya keçi kılından ip yapmaya yarayan aygıt.
    tepit: arpa ve buğday unundan yapılan köpek maması.
    tokat: cezalı hayvanların kapatıldığı yer.
    tokatçı: ovaları, evleri, bahçeleri bekleyen bekçi.
    toğra: yünden dokunan torba.
    tırlak: amel, ishal.
    tıkırış: gürültü çıkarmamak.
    tırışcı: yalancı.
    toru: genç ağaç fidanı (çam, ardıç).
    tene: buğday tanesi.
    telbis: herkese karşı iyi görünmek isteyen yalancı.
    ted: köpeğe uzak dur anlamında.
    tekelemek: bakmak.
    tak: evlenmeden cinsel ilişkide bulunan kadın.
    tarza: tahra.
    tek: uslu.
    - u-ü-
    ufak: küçük.
    uçkur: donun belde durmasını sağlayan ipten yapılan bağ.
    uhraçana: buğday ekmeği yaparken yastacın üzerine konan unun kabı.
    usul usul: sessiz hareket etmek.
    ufalama: inceltme.
    uramaz: uğramak, hareket etmek.
    upuzun: çok uzun.
    uzun oturmak: yatarak durmak.
    ümzük: kabların ağzından ayrı açılan delik.
    ünleme: yüksek sesle seslenmek, bağırmak.
    üyük: tarihi şehir kalıntıları olan yüksekçe yer.
    -v-
    voyn: yakındaki kişiye seslenmek hitap etmek.
    vıyn: uzaktaki kişiye seslenmek. (hey anlamında).
    velesbit: bisiklet.
    vınılamak: havaya atılan maddenin ses çıkarma ölçüsü.


    gibi bir yörük sözlüğüne sahip, yerli halktan olmayanların zor anlayacakları bir dilleri ve şiveleri olan aslında öztürkçeyi en güzel kullanan insanların olduğu yerdir

    deniz|1/4/2008 16:15


  2. (bkz: oludeniz)
    normajean|1/4/2008 16:17 ~


  3. oldukça hesaplı pansiyonları olan bir yer inceleğidim kadarıyla.
    pansiyon sahiplerinin anlattıklarına göre ise diğer tatil beldelerine göre oldukça sakin, tam anlamıyla dinlemek ve kalabalıktan uzak durmak için ideal bir yer. bir anda bütün planları iptal edip her şeyi yeniden konuşmaya sebep olur burası.
    yeşili ve mavisi elini uzatıyor insana "gel" diye...
    noix de coco|28/5/2009 13:28


  4. türkiye'nin en güzel tatil beldelerindendir. ormanların içinde bulunmaz bir huzur ve dinginlik verir insana.
    yazaryazarulku|6/12/2009 13:57





sayfa üretim süresi:0.00097

yildizsozluk.com 2006-2007
sitede yazılanların hiçbiri doğru değildir.yazıların tamamından yazarları sorumludur. 18 yaşından küçükler için sakıncalı olabilecek şeyler yazılmış olabilir."akıl yaşta değil baştadır mazereti" ile yazar veya okur olunamaz. iletişim sitemap